TUZLA FİRMA REHBERİ|FİRMA EKLE

Evin Döner Tuzla Marina

Evin Döner Tuzla Marina

Firmamı Nasıl Rehbere Ekleyebilirim?


Firmamı Nasıl Vitrine Çıkartabilirim?

17 Ağustos 2017 Perşembe

Amerikalı Bir Aile ile Üç Gün

16 Nisan 2014, 11:36
Amerikalı Bir Aile ile Üç Gün
Talha UĞURLUEL | Araştırmacı - Yazar
İnsan hayatı gerçekten ilginç tevafuklarla süslü. Karşınıza ne zaman, neyin çıkacağını önceden kestiremiyorsunuz. Aklınızın ucundan geçmeyen bir hâdise, bir de bakmışsınız sizi içine alıvermiş.

Böyle bir hâdiseyle eşim ve üç yaşındaki kızımla bir tatil sonrası Manisa’dan İstanbul’a giderken karşılaştık. Otobüse daha yeni binmiştik. Koltuklarımıza yerleşip yola konsantre olmaya çalıştığımız sırada, yan koltuktaki sevimli çift dikkatimizi çekti. 28-€“30 yaşlarında sarışın uzun boylu bir beyefendi ile hemen yanında oturan ondan biraz daha kısa, zeki bakışlı genç bir hanımefendi. Kulaklarına walkmanlerini takmışlar bir şeyler dinliyorlardı. Simalarından yabancı oldukları hemen anlaşılıyordu. Biraz sonra walkmanlerini bıraktılar ve çantalarından oyun kâğıtlarını çıkarıp oynamaya başladılar.

Eşim ve ben onlarla konuşmak istiyor, ama bir türlü fırsatını bulamıyorduk. Ayrıca herhangi bir sebep yokken konuşmaya çalışarak onları rahatsız etmek de istemiyorduk. Derken imdadımıza otobüsün hostesi yetişti. Sırayla herkese ikram olarak ne arzu ettiklerini soran hostes, yabancı dil bilmemesi sebebiyle turistlerle anlaşamamıştı. Hemen kendisine yardım ettik ve onlara arzularını sorduk. İşte beklenen diyalog sağlanmıştı. Gerisini kucağımızdaki yavrumuz getirdi. Çocuk gerçekten insanlar arasında evrensel bir dil. Çocuk sevgisi; ırk, dil, millet ayırımı dinlemeden herkeste ortak. Kızımız onların koltuğuna geçince muhabbet biraz daha koyulaştı. Artık birbimizi tanımaya başlamıştık. Adamın ismi Nate’di. ABD vatandaşı olan Nate, bir bankada çalışıyordu. Jennifer ise Kanadalı’ydı ve jimnastik hocasıydı. Yeni evli olan bu çift Newyork’da oturuyorlardı. Evlilik sonrası görmeyi istedikleri bazı ülkeleri gezmeye çıkmışlardı. ABD üzerinden Çin’e gitmişler, oradan Endonezya’ya geçmişler ve şimdi de Türkiye’ye gelmişlerdi. Her yıl onbinlerce turistin ülkemizi ziyaret maksadıyla uzak diyarlardan kopup geldiği gibi, onlar da yüzlerce ülke içinden ülkemizi seçmişlerdi. Pekiyi onları buralara çeken cazibe neydi? Kadîm Bizans ve Roma’nın hükmettiği ülkelerin insanlarını kullanarak kurmaya çalıştığı antik kent kalıntıları mı? Yoksa 600 yıl bir hoşgörü abidesi olarak; Roma’dan Bizans’a, Mısır’dan Anadolu uygarlıklarına kadar, kiliselerinden havralarına, heykellerinden höyüklerine kadar birçok millete ait medeniyet kalıntılarını koruyan ve halihazırda yaşayan insanlar için binlerce hayrat kuran Osmanlı’yı mı tanımaya gelmişlerdi? Ya da bugünün sığ düşünen turizmcilerinin yaklaşımıyla, sadece sıcak denizlerimiz ve plajlarımızın hülyalarına mı kapılmışlardı? Kendimi bu düşüncelerden sıyırmaya çalışırken onlar, Türkiye’de gezdikleri yerleri anlatmaya başladılar.

Ülkemizdeki gezilerine Antalya’dan başlayan çift oradan Ürgüp ve Göreme’ye geçmişler, Efes ve Bergama üzerinden Bursa’ya gidiyorlardı. Bursa’da bir gece kalacak, oradan da İstanbul’a geçeceklerdi. Çantalarından Türkiye’yi anlatan detaylı bir gezi rehberi çıkardılar. Sohbetimiz şimdi de Türkiye’nin tarihî zenginliklerine kaymıştı. Tarihin eski devirlerinden bu yana birçok medeniyete beşiklik eden Anadolu’nun, dört bir yanında sergilenen birbirinden eşsiz tarihî dokusunu onlara anlattıkça, turistlerin gözbebekleri büyüyor, bizi hayranlıkla dinliyorlardı. Bursa’ya yaklaşırken kendilerine, Bursa’da nereleri gezebileceklerini anlattık; Ulucami’den, Yeşil Türbe’ye, Osmanlı padişahlarının kabirlerinden Uludağ’a kadar bir gezi şeması çizdik. Bu arada telefon numaralarımızı kendilerine vererek, İstanbul’a geldiklerinde bizleri muhakkak aramalarını, isterlerse onları evimizde misafir etmekten mutlu olacağımızı söyledik. O gece geç saatlerde İstanbul’a vardık. Ertesi gün telâşeyle geçti; otobüste tanıştığımız turist aileyi neredeyse unutmuştuk. Derken telefon çaldı. Telefonu açtığımda karşımda İngilizce konuşan biriyle karşılaşınca önce şaşırdım. Ama sonra seyahati hatırladım. Evet telefondaki kişi Nate idi ve Esenler garajında bizi bekliyorlardı. Arabaya atladığım gibi Çamlıca’dan Esenler’e giderek misafirleri aldım. Eve gelirken hararetle Bursa’da yaşadıklarını anlattılar. Oranın tarihî dokusu çok hoşlarına gitmişti. Sakin ve huzur veren camilerinden, mütevazı ama etkileyici türbelerine, yardımsever insanlarından, heybetli dev çınarlarına kadar dikkatlerini çeken her şeyi bir bir anlattılar. Eve gelip yol yorgunluğunu attıktan sonra yere büyük bir harita sererek Türkiye’de gezdikleri yerleri gösterdiler. Sıra akşam yemeğine gelmişti. Elimde sofra beziyle odaya girip bezi boylu boyunca odanın tabanına sererek kasnağı üzerine yerleştirdim. Eşimin getirdiği siniyi kasnağın üzerine yerleştirdim. Onları sofraya buyur ederken, acaba yerde yemek yemeyi yadırgarlar mı diye de düşünmekteydim. Bu düşüncemin ne kadar yersiz olduğunu az sonra anlayacaktım. Çünkü hemen yanımıza yere diz çökerek oturan Nate ve Jennifer, bu şekilde yemekten çok hoşlanmışlardı. O akşam yemekte en çok rağbet ettikleri şey ayran oldu. Ayranın zor yapılan bir şey olduğunu sanıyorlardı. Eşim, Jennifer’e ayran yapmanın kolaylığını anlattı. Sıra meyveye geldiğinde Jennifer küçük kızımıza her meyvenin İngilizcesini söylüyor, o da tekrar ediyordu. O gece öyle geçti. Ertesi günü onlara söz verdiğimiz üzere İstanbul’u gezmeye başladık. İlk durağımız Sultan Ahmet Meydanı’ydı. Sırayla dikilitaşları anlatmaya başladım. Osmanlılar’ın bu meydanda meşhur düğünler yaptıklarını, hattâ evlenecek damat adaylarının, kayınpederlerinin gözüne girebilmek için örme taşa tırmanma marifetine kalkıştıklarını söylediğimde, Nate, Jennifer’e bakarak “Bunu senin için ben de yapmak isterdim.” dedi.

Yabancıların Blue Mosque dedikleri Sultan Ahmet Camii’ne turistlerin geçtiği kapıdan girdik. Cami görevlisi, bayan turistlere, başlarını kapatmak üzere örtü veriyordu. Turistler pelerin gibi omuzlarına bırakılan örtüyle camiyi geziyorlardı. O sırada Jennifer bizi hayretler içerisinde bırakarak kendisine verilen örtüyle başını örttü ve bu şekilde fotoğraf çekilmek istediğini söyledi. Caminin içinde bir süre huzurla oturduk. Çinilerin güzelliğinden, vitraylardan, camiyi yaptıran Sultan I. Ahmet’in yardımseverliğinden ve güzel ahlâkından konuştuk. Camiden çıktıktan sonra misafirlerimize, Sultan Ahmet Camii yanında uzanan külliye bölümlerini gösterdik. İnsanlara hizmet maksadıyla cami yanında inşa edilen han, hamam, şifahane, aşhane, kütüphane, imaret, çeşme vb yapıları, hiçbir karşılık beklemeden imar eden Osmanlı insanını onlara anlatmaya çalıştık. Bu anlattıklarımız sanıyorum onlara masallar diyarından hayalî bir ülkeyi tanıtıyormuşuz gibi geldi.

Bir sonraki durağımız Ayasofya’ydı. Bugün müze haline getirilen bu muhteşem yapı, içindeki Kur’ân âyetleri ve Hz. İsa mozaikleri ile hepimize hitap etmekteydi. Ayasofya’nın kubbesinin yanlarında bulunan büyük meleklerden Cebrail ve Mikail’e ait temsili resimlere dördümüz de uzun uzun baktık. Çünkü inandığımız dinler bu melekleri kabul etmekte ve mukaddes saymaktaydı.

Artık eve dönme zamanı gelmişti. Akşam misafirlerimizi ilginç bir sürpriz bekliyordu. Onları mum ışığıyla aydınlatılan, tüm orijinalliğiyle buram buram Osmanlı kokan bir konağa götürecektik. Burası Çamlıca Tepesi’ydi. Harika gece manzarası ve nostaljik ortamıyla misafirlerimiz çoktan buranın büyüsüne kendilerini kaptırmışlardı. Sohbetin koyulaştığı bir sırada onlara ailelerinin ne işle uğraştığını sorduk. Bu kez şaşırma sırası bizdeydi. Nate, babasının bir Protestan papazı olduğunu söyledi.

Kendilerine, her pazar kiliseye gidip gitmediklerini sorduk, gitmediklerini söylediler. ABD halkının bu konudaki tutumu da hemen hemen aynıydı. 21. yy insanı dünyanın hemen her yerinde Allah’ın evi olan mekânlardan uzaklaşmış ve huzuru hep başka şeylerde aramıştı. Ama ne çare ki, elini attığı her şey ona faniliğini ve geçiciliğini haykırıyordu. Hüsranla bunlardan elini çeken fakat kiliselerinde de aradığını bulamayan Batı insanı, şimdi başını sokacak huzurlu bir çatı aramaktaydı.

Ertesi gün kahvaltıda gözlemeyi gördüklerinde bir neşe çığlığı attılar. Gözlemeyi biliyorlardı. Daha önce Bergama’da yemişler ve tadı damaklarında kalmıştı.

Kahvaltıdan sonra yine yollara düştük. Günü tamamen Topkapı Sarayı’na ayırmıştık. Daha kapısından girerken sadelikle karışık bir heybetle karşılaştık. Geniş bahçeler içinden geçerek Aya İrini Kilisesi’nin önüne kadar geldik. Bir dönem patriklik kilisesi olarak da kullanılan bu yapı, Osmanlı Sarayı’nın içinde kalmasına rağmen hoşgörülü idareciler tarafından bugünlere kadar korunmuştu.

Bab–ı Hümayun’dan geçince öncelikle Osmanlı Divanı’nın toplandığı Kubbealtı’na girdik. Jennifer buradaki ihtişam karşısında hayretler içinde kalmış ve bir itirafta bulunarak, “Bizim ancak 150 yıllık bir tarihimiz var. Bunlar ise ne kadar eski ve muhteşem..” demekten kendini alamamıştı. Duvarda ilginç bir gravür vardı. 16. yy’da Kubbealtı’nda Osmanlı padişahının yabancı elçileri kabulünü anlatan bu temsilde, padişah oturmuş, yanında el pençe divan, ayakta bekleyen vezirler ile onların aralarında diz çöküp başlarını eğmiş, padişaha bir şeyler arz etmeye çalışan üçgen şapkalı yabancılar görülüyordu. İkisi de bu resmin karşısından uzun süre ayrılamadılar. Sarayın; mutfak, gümüşlük ve mücevher bölümlerini gezerek bizi bekleyen bir başka bölüme geçtik.

Burası Peygamber Efendimiz (sas)’in eşyalarının saklandığı Mukaddes Emanetler bölümüydü. Peygamber Efendimiz tarafından, o zamanın hükümdârlarını İslâmiyet’e davet etmek maksadıyla gönderilen mektupların bulunduğu bölüme doğru yürüdük. Ceylan derisine yazılmış bu çok kıymetli mektupların yanlarına, müze yetkilileri tarafından İngilizce çevirileri de konmuştu. Beraberce pür dikkat bu mektupları okuduk. Yüce Peygamberimiz (sas) mektuplarında, diğer ülke hükümdarlarına hitaben; “Gelin tek bir Allah’ta birleşelim.” diyordu. Dün gece bir protestan papazının oğlu olduğunu söyleyen Nate, mektuptan başını kaldırıp bana dönerek şu ibret verici sözleri söyledi; “Talha, sizin de, bizim de, Yahudi ve Budistler’in de Tanrısı aynı” ve ekledi; “Muhammed de Peygamber.” Vitrinler boyunca ilerlemeyi sürdürdük. Hz. İbrahim’in tası, Hz. Yusuf’un sarığı, Hz. Yahya’nın eli, Hz. Musa’nın asası bizi bambaşka âlemlere sürükledi. Evet, farklı devletlerin, milletlerin ve dinlerin insanlarıydık ama bu peygamberlerin hepsine inanıyorduk. Gezdiğimiz o küçücük koridordaki birkaç tarihî nesne, bizi ortak bir noktaya getirmişti. Dünyanın öbür ucundan, hiç tanımadığımız bir kişiyle bile ne kadar çok ortak yönümüz olduğunu ibretle görmekteydik. İçimiz huzurla dolu ve daha bir kaynaşmış olarak oradan da ayrıldık.

Topkapı Sarayı’nı gezmek neredeyse tüm günümüzü almıştı. Hava kararmadan Çamlıca’ya doğru yol almaya başladık. Jennifer ve Nate bizlerle olmaktan son derece memnunlardı.

Geliyoruz son güne. O gün öğleden sonra misafirlerimizi uğurlayacağımızı bildiğim için bu son günde onları biraz daha farklı bir yere götürmeye karar verdik. Gideceğimiz yer Kadıköy’dü. Sahil ve çarşıyı gezdikten sonra Jennifer ve Nate’i, eşimle birlikte İngilizce eğitimimize devam ettiğimiz kursumuza götürdük. Öğretmenlerimiz, misafirlerimizi sıcak bir ilgiyle karşıladılar. Özellikle kursumuzun çok sevilen Kanadalı hocası Yasmeen’le tanışmaktan çok mutlu oldular. İki üniversite bitirmiş, ABD’de öğretmenlik yapmış, sonra İslâmiyet ile şereflenerek Türkiye’ye gelen 50 yaşlarındaki bayan hocamızın, şüphesiz onlara örnek olacağı çok şey vardı. Jennifer ve Nate’i kursun üst sınıflarından birine konuşma (Conversation) dersine davet ettiler. Öğrenciler, derslerine ABD’den gelen misafirlerin katılacağını duymuş, heyecanla bizleri bekliyorlardı. Çok tatlı bir sohbetle dersin nasıl geçtiğini anlayamadık. Unutulması zor duygularla kurstan ayrıldık. Öğretmen ve öğrencilerin bu sıcak diyaloğu Jennifer ve Nate’i fazlasıyla etkilemişti. Vakit ilerledikçe ayrılık zamanı da geliyordu. Üç günlük beraberliğin hasıl ettiği bu sıcak dostlukla, birbirimizi son kez selâmladık ve kendilerini tekrar ülkemize beklediğimiz temennileri ile uğurladık.

Eşim ve ben evimize dönmek için yola çıktığımızda yüreğimizde tatlı bir huzur hissetmekteydik. Çünkü Yunus’un yaklaşımı ile; din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin tüm insanları sevme adına, kendilerini hiç tanımadığımız bu insanları evimize almış, yemeğimizi paylaşmış, ülkemizin güzel insanını, ahlâkını, anlayış ve hoşgörüsünü bir nebze olsun onlara tanıtmaya çalışmıştık.

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    BizimTuzla.com'un Yeni Versiyonunu Nasıl Buldunuz?

    NAMAZ VAKİTLERİ
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV